Surya Yoga Hizmetler

Sevgili Surya Yoga Dostları; merkezimizde verilen hizmetlerin listesi açıklamalarıyla Devamını oku...

Surya Kamp Organizasyonlar

Surya Yoga 2005’ten beri çeştli uluslararası ve yerli yoga eğitmeni ve terapistlerin ister yarı tatil  Devamını oku...

Kış Yazar İnziva Evi ve Karia Yolu

Merkezimiz butik otel olarak hizmet verdiği zamanlarda (kasım, aralık, ocak, şubat, mart aylarında) taş Devamını oku...

Zihnim ve Ben III: Zihnimi Aşıyorum

“Yalnızca onu anladığın zaman onun ötesine geçebilirsin.”

Patanjali, “ Hayatta tek bir mucize vardır; o da tek bir noktaya yoğunlaşma mucizesidir.” der.

Zihin durmayı öğrenip bunu deneylerken, durmayı deneylemeyi tekrar ederken bir gün ansızın bilinç o ana kadar zihnin arkasında kalan ve zihnin gölgelediği bir görüş alanına sahip olduğunun farkına varır. Düşüncelerin arasındaki boşluk gittikçe büyüyordur. Bulutlar tarafından kaplanmış görünmeyen gökyüzü aralanmış ve daha önce gri görünen gökyüzü asıl rengini göstermeye başlamıştır. Gökyüzünün rengi değişiyordur. Başka bir hissediş ve anlayış geliyordur. Başı ve sonu görünmeyen düşünce treninde kopmalar başlamıştır. Düşünceler aralandıkça buzdağının altı da yavaş yavaş netleşir.

İşte bu anlar, minik aydınlanma anlarıdır. Aslında aydınlanma hep seninleydi ama sen farkında değildin. Zihnin bilinç üzerine düşen gölgesi yavaş yavaş küçülüyordur. Bilinç zihin tarafından tutulduğu, karartıldığı farkındalığını da o minik aydınlanma anlarını yaşamaya başladığı zaman anlar ve bunu bir kez tattığı zaman o aydınlanma anlarını çoğaltmak için her fırsatta ekagrata uygulamaya çalışır. Ekagrata için çok basit bir tanımla, yoğunlaşmak demiştik, psikolojik ve zihinsel tüm akışı durdurarak, tek bir noktaya yoğunlaşmak. Tek bir noktaya yoğunlaşıldığında, zihin tamamıyla suskun hale gelir. Zihin suskunlaşınca, zihnin gürültüsü ve sesi tarafından saklanan, örtülen tüm sesler duyulmaya başlanır. Varoluşun gerçek sesleri kendilerini duyurmaya başlar. İşte doğal olarak hep seninle olan aydınlanma durumunu fark etmeye başlamışsındır.

Ekagrata, aslında üç aşamalı bir sürecin hepsini kapsayan son aşamasıdır. Ve eğer bir mucize varsa ekagrata bir mucizedir, aynen Patanjali’nin binlerce yıl önce belirttiği gibi. Çünkü insanoğlu için bu üç aşamalı süreç öyle kolay becerebilecek bir şey değildir. Bunu becerebilip gerçekleştirebilenlere o yüzden mucizeler yaratan kabilinden bakılmıştır ve bakılmaya da devam edilir.

Süreci şöyle açıklayabiliriz; ilk adım nirodh’tur. Yani, düşünceler arasındaki, belki de ilk etapta o bir tanecik boşluğu, o yokluğu yakalamaya çalışmaktır. Bir boşluğu yakalayabilirsen, bir daha ki sefere bir tane daha yakalayabilirsin. Ve her gün aslında düşünceler arasında boşlukların olduğu fakat bunun farkında olmadığını anlarsın. Boşlukları yakalamak kolaylaşmaya başlamıştır. Sürecin ilk adımı iyi gidiyordur ve boşlukların sayısı artmaya başlamıştır.

İşte şimde ikinci adım olan samadhi’ye geçme zamanın gelmiştir. Yakaladığın boşluklar üzerinde bıkmadan usanmadan onları büyütmek için uğraşmalısın. Samadhi, iki düşünce arasındaki boşlukları yakalayarak, o boşlukları biriktirip çoğaltmaktır. Giderek artan bir hızla gelen farkındalıktır.

Osho, “ İnsan gönüllü olarak karanlıktadır. Hiç kimse insanı orada olmaya zorlamamıştır. Bundan kurtulmak insanın kendi sorumluluğundadır.” der.

Görüyoruz ki aslında her şey kendi elimizde ve hayatımızın sorumluluğunu yüzde yüz almaya cesaret ettiğimiz anda önümüze bir bir açılacak kapılar bizi kendi mucizelerimize ulaştıracaktır.

Ne var ki sımsıkı bağlanmış durumdayız dört bir yanımızdan. Hayat bize en fazla kötülüğü ilk yedi yılımızda yapmış ve bizi bir hilkat garibesine çevirip bir kenara atmıştır artık. Kolumuz kırılmış, bacağımız sakatlanmış bir gözümüz kördür. Biz dünyaya bu şekilde geldik sanırız. Oysa bizdeki bu mutasyon anne babamız, nine dedelerimiz, sonrasında kreşte, okulda öğretmenlerimiz tarafından yapılmıştır.

Hangi topluma doğmuşsak o toplumun kural, gelenek ve görenekleriyle şekillendirilmiş ebeveynlerimiz ve öğretmenlerimiz bizi o toplumda varolabilmemiz için bunun farkında bile olmayarak koşullandırmaya başlarlar. Bu koşullandırmalar bizi aslında bambaşka bir birey olacakken başka bir birey olmaya yöneltir. Yani iki gözümüz olacakken tek gözümüz, sağlam bir kolumuz ve bacağımız olacakken kırık bir kolumuz ve sakat bir bacağımız olur.

Toplum içinde uyumlu varolabilmek için en az ihtiyaç duyulan şey cesarettir. O yüzden, cesaret ve onun meyvesi yaratıcılık en fazla törpülenen en fazla zarar gören taraflarımızdır. İnsan öyle bir hale gelir ki hiçbir şeyi sorgulamadan, annem ya da babam daha iyi bilir kör inancıyla, onların kendisine çizdiği yoldan ağır ve emin adımlarla ilerler. İlk yedi yıl koşullandırılması başarılı olmuşsa, gerisi kolaydır. Orta, lise ve üniversite eğitimleri birbiri ardından devam eder. Anne baba pek mutludur. Çocuk başarıdan başarıya koşuyordur ve kendine biçilmiş yaşamı güzel güzel yaşar. Üniversite biter, artık kendi başına, yani maddi anlamda kendi başına, olma zamanı gelmiştir, anne baba öyle der, bilinç anlamında değil, çünkü bilinç anlamında kendi başınalık zaten anne babanın da bilmediği bir şeydir.

Çocuk görüntüde yetişkin ama aslında hala çocuklar ordusuna katılır. İş bulma çabası da mutlaka babasının tanıdığı ve kendisin de pek sevgili bir amcası ya da teyzesi tarafından çözülür. İşe başlar. Maddi özgürlük başlamıştır ya da öyle görünür. En azından parasını artık koşullandırmalarının izin verdiği ölçüde kendi istediği gibi harcamaya başlar. Bu aslında gerçek anlamda çok fazla bir şey ifade etmese de birey olmaya ergenleşmeye, yetişkin olmaya çalışan bu kişi için önemlidir. Artık eğer biraz şanslıysa koşullandırmalar aynı bir çamur gibi gerçek benliğinin hepsini sıvayıp kapatmamışlarsa, zaman zaman o zihnin kendiliğinden durduğu anlarda ya da derin uykularında bir şeylerin farkına varmaya başlar. İlk başta bunlara anlam veremez, ya ben herhalde deliriyorum, bu içgörüyü kendime saklayayım der ama bunların üzerine gitmeye devam eder ya da o pırıltılardan çok korkar, koşullandırılmaları pek ağırdır onların üzerini kendi hazırladığı çamurla iyice örter ve kendini inkar eder.

İşte tam da bu anda, cesarete çok fazla ihtiyaç vardır. İnsan ancak cesaret ederse o pırıltıların üstüne gidebilir, onları çoğaltabilir. Kendi gibi başka insanlar var mı, onun arayışına girebilir. O pırıltılar, tam olarak çamurun altında kalmamış bölümler minik birer yama gibi dururlar önce, sanki güzelim toprak bir biblonun üzerinde bütünlüğü bozan lekelerdir. Öyle görünmesi istenmiştir ve o lekeleri kapatma görevi birey olma adayına verilmiştir. İşte birey olma adayı burada yapacağı seçimle ya o pırıltıları birer yama olarak algılayacak ve üstlerini örtecek ya da yama olarak görünen o minik pırıltı noktalarının asıl olduğuna inanacak ve çamuru kazımaya başlayacaktır.

Çamuru kazımaya başlamaya karar vermek gerçekten de bir dönüm noktasıdır. Herkes hayatında er ya da geç bu noktaya gelir. Bu noktaya gelmekte gecikmiş olanlar biraz hayıflanırlar. Bu yaştan sonra ben bunca şeyi nasıl yaparım?, yolumu nasıl değiştiririm?, bunca çamuru nasıl kazırım? , fazla enerjim yok, zamanım desen hiç yok. Oysa herkes o noktaya gelmesi gerektiği an geliyor ve herkesin o çamurdan kurtulma zamanı farklı. Biri dönüm noktasına 18 yaşında gelmiştir ancak 88 yaşına kadar uğraşarak o çamurdan kurtulur, bir diğeri 85 yaşında geldiği dönüm noktasından 3 yıl içinde dönüşerek kendi özüne geri döner.

Tam bu noktada zaman, mekan ve arzunun ötesinde farklı bir boyutun işlemeye başladığını idrak etmemiz gerekir. Bu süreç mantıksal olarak alışık olduğumuz lineer bir süreç değildir. Bu döngüsel, dairesel, başı ve sonu bir olan bütünsel bir süreçtir ve bunu zihnin anlaması çok zordur. Zihnin tüm ezberlerini bozan bu süreç ancak ve ancak saf bilinçle idrak edilir.

İşte nirodh, samadhi ve ekagrata zihni devre dışı bırakarak bilincin önünü açmaya yönelik çalışmalardır. Yoga felsefesi’nin son üç uzvu (basamak ya da aşama diye de geçer) dharana, dhyana ve samadhi samyama denilen üçlü tekniğin aşamalarıdır.

Dharana aslında bir ekagrata’dır. Yani dikkatin tek bir noktada toplanması, odaklanmaktır. Ancak ekagrata’dan farkı, ekagratayı yani dikkatin bir noktaya toplanması durumunu idrak etmek için yapılır. Bir ön adım olarak düşünülebilir. Hazırlayıcıdır. Bu adımlar pratikte birbirine çok yakındır ve hatta aralarındaki geçişler ansızın ve fark ettirmeden olur. Bunun takibinde olmamıza gerek yoktur. Bunlar sadece bu paha biçilmez tekniklere verilen addır. Bu adları bilmemize de gerek yoktur. Sadece şu taşın üzerine oturup biraz kendimi izleyeyim diye niyet edebiliriz.

Bu sayede bilincin önü açılsın görüş alanımız genişlesin ki, buz dağının görünmeyen kısmını görmek mümkün olsun. Bu çalışmalarda ustalık kazandıkça ve ilerledikçe düşünce zincirleri arasındaki boşlukları her seferinde biraz daha büyütebilelim ve bu boşluklarda geçirdiğimiz zaman dilimi uzasın.

“ Bak evladım, sende hala tam olmamış bazı yönler var, hani o zaman zaman saçma sapan sorularla hem kendini hem bizi yoruyorsun ya, gerek yok onlara.” Ya da “Yahu evladım, müzik aleti çalmak ta neymiş, allah allah bu da nereden çıktı, kime benzedin ki sen? Nerede görülmüş çalgıcı birinin toplumda iyi bir konum edindiği?” En çok ta “ Aman kızım sakın ha, oyunculukta neymiş, dans etmek, sahnelere çıkamak aman ha, orospu derler valla, bütün hayatını mahvedersin, bizi de rezil.” gibisinden tampon koşullama cümleleriyle doludur her yetişen gencin kulağı. Bunlar tampon koşullandırma cümleleri, maddi özgürlük sağlanınca yoldan sapma belirtilerine karşı alınmış önlemlerdir. Ve bu önlemlerin gerçek nedeni ne yazık ki çoğunlukla “bizi de rezil edersin” önermesinde gizlidir. Anne baba, çoğu zaman çocuklarını kendilerinin bir uzantısı ve hatta malı olarak görüp onlardan bu doğrultuda yaşamalarını beklerler.

İşte cesaret tam da bu noktada tekrar perdeye girer. Eğer pırıltıların peşinden koşmayı seçersek, onları çoğaltmak ve arkasındakine ulaşma yolunda bir seçime karar verirsek, cesaret ömür boyu en yakın arkadaşımız olacaktır. Zihninin ötesine geçme, bulutların arkasındakini keşfetme ve perdeyi aralama ne derseniz deyin cesareti varsa insanın, o ilk adımı atabilmişse kendi doğasını keşfetmeye başlar. Kendini o pırıltıları, çamurlanmamış bölümleri büyüterek, gökyüzündeki ve düşünce trenleri arasındaki boşlukları büyüterek yeniden bulur. Doğasına yeniden sahip çıkar. Bu süreç sancılı bir süreçtir. Gidilen yol dosdoğru sonu görünen bir yol değildir. Her köşe dönüşünde karşımıza çözmemiz gereken bir sorun, takıntı ya da travma, aydınlatmamız gereken bir kuytu köşe çıkar. Sabırla, yavaş yavaş ilerlemek gerekir. Bu süreçte insan doğasını tanıdıkça ve doğasına göre davrandıkça mutlu olur. Mutlu olma kavramı dışarıdan gelen bir hediyeye ya da banka hesabımızda gördüğümüz çok sıfırlı rakamlara bağlı değildir. Bir kuşun ötüşünü ya da bir kuzunun melemesini duymak ta mutlu etmeye başlar.

Koşullandırmalar insana daha doğduğu andan itibaren hayatta asla olamayacağı bir kişi olmasını söylemiştir. Bu da insanda tarifsiz bir ızdırap oluşturur. Çevresindeki herşey kendi içinde getirdiği doğasına aykırı bir biçimde şekilleniyordur. Oysa bu ızdırabın nedenini anlayamaz çünkü bunun köklerini göremiyordur ve bunu zihniyle anlaması da neredeyse imkansızdır. Bu ancak nirodh, samadhi ve ekagrata tekniklerinin sonucu derin meditasyon sırasında yakalanan o aydınlık anlarında insana bir idrak olarak, bir hissediş olarak gelir.

Tüm bu süreç içinde insan zaman zaman geri dönmek isteyebilir. Koşullandırılmalar sonucu sahip olduğu kişiliği, kimliği bırakmaktan korkabilir. Alışık olduğu, bildiği kötü şey, bilmediği iyi şeyden daha iyidir. Öyle düşünür. O yüzden cesaret ve yaratıcılık gerekir. Cesaret ve yaratıcılık kendi kendimizden bir birey çıkarma yolunda en önemli iki özelliktir. Kişilik ölürken, kişilik tarafından bastırılmış birey doğar ve serpilir.

Ancak bu dönüşümün olmasını çok arzular ve kendimize hedef yaparsak işte o zaman bu oyunu tam da başından kaybederiz. Her türlü beklenti bizi bulunduğumuz andan bir adım daha geri götürür. Beklenti egoyu besler, beklenti gerçekleşmezse ego rahatsız olur ve ızdırap başlar. Bu bir kısır döngüdür. Bu kısır döngüyü maddi hayatta zaten sık sık yaşıyoruzdur ve bu bize çok tanıdık bir olgudur. Egonun beklentilerini aydınlanma ve kendimizden birey yaratma sürecine sokmamalıyız. Ego söz dinlemeyip işe karışacaktır ve size altan alta sabırsızlıkla daha ne kadar bu pozisyonda oturacaksın, nedir bu sessizlik hali, öff canım çok sıkıldı, bu çalışma hiç bir işe yaramıyor diye konuşacaktır. İşte böyle anlarda egonun hemen farkına varıp onu susturabilmek gerek. Tüm bu süreç içinde iyi bir ego bekçisi olmayı öğrenmemiz ve sınırlarını aştığını hissettiğimiz an kendimizi hafifçe gösterip onun geri adım atmasını sağlamamız gerekiyor.

Yoga felsefesinin yedinci kolu olan dhyana’yı batı dünyası meditasyon olarak yorumlamışlardır. Aslında meditasyon kelimesi derin düşünme anlamını daha çok çağrıştırır ve anlatmak istediğim zihin durumunu karşılamaz. Bizim meditasyon haline düşmek, zihnin meditasyon durumuna geçmesi ve bu durumda kalarak yol kattetmesi diye ifade ettiğimiz durum aslında samyama’dır. Yani hem dharana hem dhyana hem de samadhi’dir.

Samyama sürecinin bizim için sonuç odaklı ve hedeflenen bir şey olmaması ve arzu-ızdırap kısır döngüsünü yaratmaması için ona çocuksu bir oyunbazlıkla yaklaşabiliriz. Samyama’yı bir şeye ulaşmak için araç olarak görmeden, sadece samyama durumunu yaşamak, onun keyfine varmak ve samyama oyunu oynamak için yapabiliriz.

Unutmayalım ki arzu, insanın sahip olmadığı bir şeye duyduğu istektir, duygudur. Yani arzu edilen neyse onun var olmadığının göstergesidir. Oysa ulaşmaya çalıştığımız ve sahip olmadığımızı düşündüğümüz içimizdeki o birey her zaman bizimledir ve bizimdir. Biz sadece onun daha farkında değiliz ve o keşfetmemişizdir. Bu her şey için gereklidir. İnsan kendine gerekli ve hep sahip olmayı arzuladığı her şeyin aslında sahibidir. İnsanın,aslında her şeyinin var olduğunu fakat bunun farkında olmadığını idrak etmesi gerekir. Ya bu idrak önce gelir ve farkındalık arttırılarak arzusuzluk hayata geçirilirya da farkındalk artırılarak bu idrak gelişir.

Arzu-ızdırap zincirini kırmak istiyorsak, bu idrak yolunda çalışırken arzularla kendimiz özdeşleştirmemeye özen göstermeli ve o arzunun kendiliğinden, hayata ve evrene teslimiyet içinde kolayca gerçekleşmesine izin vermeliyiz. Özdeşleştirme bir şeyi ben yerine koyma, fazlasıyla önemsemeyi getirir ve gerçekleşmediği zaman hayal kırıklığı ve ızdırapla sonuçlanır.

Bırakalım şimdi tüm bu kavramları, tanımları ve ödevleri evimize en yakın doğa parçasına yürüyelim; yakında ne varsa, yeşil alan, ağaçlı bir park ya da deniz kıyısı ya da bir orman sizi doğa anaya yakınlaştırcak her hangi bir yere..... ama her attığımız adımı izleyerek, çalışan kaslarımızın tüm hareketini, gerilimini hissederek, ayaklarımızın yerde bıraktığı görünmez izleri seyederek yavaş ve sabırlı adımlarla yürüyelim.......

 Şubat, 2014

 İstanbul

You are here Ana Sayfa