Surya Yoga Consultations

Dear Surya Yoga Friends, please find all the therapies and consultations Read more...

Surya Retreat Organisations

Surya Yoga has been organising international and local yoga camps and retreats since Read more...

Writer House in Winter and Carian Walks

During the months (November, December, January, February and March) Read more...

Beden Yola Çıkınca...

Benim merkezim nerede? Evim, işim, eşim ve arkadaşlar, tanıdıklar, sosyal çevre, koşuşturmalar.... Bir günün ardından gelen diğer bir gün; pazartesiden pazara hemen hemen her hafta aynı ev-iş arası gidip gelmeler, bazı akşamlar yemek bile yapamayacak denli yorgun ve bitkin bir beden, haftasonları bir gün biraz evin bakımı, biraz eğlenmeye ayırdığım zaman, diğer günün yarısı da biraz dinlenme ve aynı döngünün yeniden başlayacağı haftanın ilk iş gününe hazırlık. Tanıdık geldi mi size de?

İşte yıllarca Avrupa’nın metropollerinden birinde bu tempoyla yaşarken, bir gün ben bu döngüyü durdurmak istiyorum, hayatımı yavaşlatmak isiyorum diye düşündüm. Nasıl yapacağımı bilmiyordum o an. Hafta içi sadece kendim için ve belli ölçüde bana dönme dolap gibi hızla dönen hayatımda bir nebze nefes aldıran yoga derslerimi daha da önemsemeye başlamıştım. Önce haftada bir akşam giderken ikiye çıkardım. Onla da yetinmedim üçe çıkardım. Ayrıca bazı haftasonları yoğunlaştırılmış ve farklı konular üzerine yoğunlaşan her biri en az 4 saatlik atölyelere gitmeye başladım.

Yoga pratiğim ayağımın altından hızla akıp giden banttan zaman zaman sabit bir noktaya sıçrayıp o deli akışa dışardan bakmamı sağlıyordu. Sanki diğer zamanlarda sürekli beni parçalamak için ardımdan koşan kaplandan kaçıyordum da o sıçradığım alana kaplan erişemiyordu, orada güvende ve huzurluydum. İşte o anlarda ister istemez bu insanlar nereye koşuyorlar diye sormadan edemiyordum. Sanki diğer zamanlarda ben de o bantın üzerinde değil mişim gibi.

Belli bir süre sonra hem bu döngünün içinde olmak hem de dışında olmak beni rahatsız etti. Ne kendime ne de dışarıdaki hayatımdaki rolüme dürüst olmadığımı düşünmeye başladım. Bu durumda ne yapacağımı bilmiyordum.İçinde bulunduğum bu ikiye bölünme çevremdeki hiçbir kimse tarafından kolay kolay anlaşılabilecek gibi değildi. İnsanlar bu döngünün içindeyken, dışındaki ya kaçıktır ya da zavallıdır, acizdir. Ona empati yapmak ta bu acizliği paylaşmak olur. Ne yakın arkadaşların, ne ailen, ne iş çevren zaten bu döngünün dışına çıkmanı hayatta istemez. Bu döngünün dışına çıkmak, ait olduğun sosyal çevrenin dışına çıkmak olur, onları terk etmek, onlarla takılmamak olur ve kati sürette kabul edilemez.

İşte tam bir yıl ya da biraz daha fazla bir süre zihinsel ve ruhsal gidip gelmeler, yalpalamalar, bu koşu bantından kendime fazla zarar vermeden atlayabileceğim bir aralık, bir kapı arayışıyla geçti. Oyunun hem oyuncusu hem de bir parçası olduğun konumu bırakmak hiç te kolay değilmiş.

Isınma hareketlerim epey uzun sürdü. Öncelikle eşimin içinde bulunduğum bu, hem deneyin bir parçası hem de gözlemcisi olma halini anlamasını ya da en azından anlıyormuş gibi yapmasını sağlamam gerekti. Uğruna çalışıp didindiğimiz bir düzenimiz vardı. Evimiz, güzel işlerimiz, her yıl gittiğimiz değişik ülkelere tatiller. Bir çok insanın sahip olmak istediği pek çok şey hayatımızdaydı. Ama benim gözümü o ufak aralıktan sızan ışık almıştı bir kere. O minik aydınlanma ve düzenin dışına uyanış....

Önce eşim Alex’e ben işmi bırakıp uzun bir yolculuğa çıkmak istiyorum dedim aynı 7 yıl önce yaptığım gibi. O zaman yalnızdım ve kolaydı ancak şuan düzenin içine daha da gömülmüş durumdaydım. Alex, şanslıyım ki beni anladı. Benzer bir uyanış mı yaşıyordu yoksa macera cazip mi gelmişti tam bilemiyorum ama benimle gelmek istediğini söyledi.

Yaşadığımız il olan Londra’dan İstanbul’a karayoluyla gidecektik. Önce karavanla gidelim dedik. Ben doğayla daha içiçe olabileceğimiz ve yavaş bir yöntem olsun deyince Alex iyi bir bisikletçi olduğundan bisikletle gidelim dedi. Bir süre bunun üzerine kafa yorduk.

Ben evimize bir 25dk. diğeri 15dk. yürüme mesafesinde olan iki farklı okulda ders veriyordum ve hemen her gün çok mecbur kalmadığım sürece işe yürüyerek gidiyordum. Bir gün Alex’e yürüyelim dedim, İstanbul’a yürüyelim. O günden itibaren geri sayım başladı. Hemen nasıl bir güzergah olsun, hani ülkelerden geçelim, hangi yöne gidelim kararları vermeye başladık. Her bir karar bu ütopik yolculuğun daha da somutlaşmasını sağlıyordu.

Arkadaşlarımız orta yaş krizine girdiğimizi düşündüler. Hemen spekülasyonlar oldu. Biz harıl harıl bu hızla dönen banttan atlamaya hazırlanıyorduk, onlar da bizim intiharımızı hayretle izlemeye. Zamanla haberi ilk duyduklarında verdikleri tepkiler yumuşamaya başladı. Samimi bir şekilde bizi anlamaya çalıştılar. Ailelerimiz lojistik destek olmaya aday oldular. Kolay değil, yolumuz çok uzundu ve yoldayken farklı ülkelerden geçip farklı mevsimlerde yürüyecektik. Ciddi bir hazırlık gerektiriyordu. Geçmeyi planladığımız ülkelerin yürüme haritaları, gezi kitapları, araştırmalar, okumalar, beyin fırtınaları her şey havada uçuşuyordu. İnanılmaz bir heyecan ve enerji sarmıştı beni. Neye adım attığımdan çok, parçası olduğum düzeni geride bırakacağım için seviniyordum. Çalıştığım okulun müdürü, sana bir yıl izin vereyim git ama bir sonraki akademik yılın başında işine dön dedi. O bana geri dön der demez benim tüylerim diken diken oldu tam gitmeye odaklanmışken geri dönmenin konuşması bile beni rahatsız etti. Ya bu yol bir yıldan fazla sürerse? Kibar bir dille teşekkür edip reddettim.

İnsan yola çıkarken ucunu bağlamamalı. Sonuçta bir haftalığına tatile gitmiyorduk. Düzenin izin verdiği bir yolculuk değildi zaten bu. Gevşek te olsa bir rotamız ve planımız vardı ancak şu kadar zaman sürecek diye bir kısıtlama getirmek o yolun ve yolculuğun amacına ters olurdu. Yolumuz ve yolculuğumuz, o yolun kendi evrimini kendisi belirlesin istedik. Bize soran herkese ne kadar sürecek bilmiyoruz dedik hep.

Benim akademik yılım Temmuz başında bittiği için yola çıkış tarihimiz 7 Temmuz 2003 olarak belirlendi. İngiltere tarihinde en sıcak yazlardan biriydi. Veda partimize gelenlere genel bir bilgi vermek açısından rotamızın geçtiği ülkelerin haritalarının olduğu büyük bir panoda espirili bir sunum yaptık. Londra’da evimizden çıkıp güneye Plymouth’a yürüyecek oradan feribota binip İspanya’ya Santander’e geçecek ve El Camino del Santiago, haç yolunu takip ederek Oviedo’ya yürüyecektik. Bazı noktaları o bölgelerde yaşayan eşe dosta göre planladık. Oviedo’da bizi benim bir öğrencim ağırlayacaktı.Önce batıya sonra doğuya doğru yürüdük, bu bağlamda tam 6 ayımızı İspanya’da geçirmiş olduk. İnsan yola çıkarken her zaman yaşamın kendine sunduğu hoş ya da hoş olmayan sürprizlere açık olmalı. Bu sürprizler insanın rotasını değiştirebilir, onu bir noktada planladığından daha fazla tutabilir. İklim şartları, hastalık ya da kaza, peşine takılan başka bir yolcunun sorumluluğu olabilir. Bu yol bana köşeli ve çok robotlaşmış hayat tempomdan yavaş yavaş sıyrılıp sadece yoga matımın üzerinde değil de hayatta da esnek olmamı sağlayan bir eğitim oldu. Çünkü hesapta olmayan ve evrenin bize sunduğu türlü deneyimler yaşadık. Her bir deneyim iz bırakan cinsten oldu. Hem kendimizi doğanın kucağına sonsuz bir güvenle atmıştık hem de en korunmasız ve çıplak halimizle seyahat ediyorduk. Doğa bize çocukları gibi davrandı, hem çok sevdi hem de hırpaladı. En sarp kayalıklarla dolu sıradağ zirvelerini aşarken fırtına ve yağmuru gönderdi, kilometrelerce uçsuz bucaksız bozkırları geçerken kavurucu güneşiyle yaktı. Bize ancak kuytuluklarına girebildiğin zaman açıp gösterdiği o gizli güzelliklerini sundu. Doğayla bütünleştikçe kendi doğamın daha fazla farkına vardım. Kendimi daha çok keşfettim ve sevdim. İçimdeki muhteşem potansiyelin farkına vardım ve sınırlarımı öğrendim.

Yolun kendisi ve yolda olmak başlı başına bir okul. Yoldayken, yürürken ayakların toprağa basıyor ve üzerinde gökyüzü varken, tamamıyla kendini yola bırakmışken ve üstelik bunu bir yılı aşkın bir süre yaz, kış, sıcak soğuk, yağmur, kar demeden yapıyorsan yol gerçekten de en büyük okul, karşılaştığın insanlar, hayvanlar, olaylar ve sana dokunan, seni değiştiren herşey de bir öğretmenmiş. Bunu yürüdükçe anlamaya başladım. İlk günlerde sabahları o gün yola nereye ve ne zaman varacağımızı hesaplarak başlarken, bir kaç ay sonra bunun lojistik amacının dışında bir önemi kalmadı.

Yol ve yolda yürüyor olmak, hatta yolun kendisi olmak en önemli olan buydu.

Yolda olmak, doğa da en çıplak halinle uyumak, uyanmak, hayvanlarla yiyeceğini paylaşmak, onları vahşi ortamlarında izlemek, onlara konuk olmak anlatılamayacak denli bire bir deneyimlerdi.

Merkezim yer değiştirmeye başladı. Bunu önce yürüyüş biçimimin değişmesiyle fark ettim. Zihnime çıkmış ve oradan davranmamı, yürümemi ve konuşmamı sağlayan merkezim yavaş yavaş kalbime doğru inmeye başlamış, olması gereken yere yüreğime yerleşmişti. Artık bedenimle başımın bütünleştiğini hissediyordum. Bedenimi bir noktadan diğerine götürme amaçlı başlayan bu yolculuk hem bedenimde hem zihnimde hem de ruhumda gün be gün şekillenen bir dönüşüm yapıyordu. Ben artık ben değildim.

Bomboş, ucubucağı görünmeyen ovalarda güneşin altında, bembeyaz karın her türlü şekli üzerinde, ağaçlardan 5m. öteyi göremediğim sık ormanlarda yürürken sanki o yürüyen ben değildim. Ben yürüyen değildim, ben yolun ruhu olmuştum.

O anlar, o muazzam değerli anlar sadece o anlardı. Adımımı atıyorum, yere basıyorum, diğer ayağım yerden kalkıyor öne geliyor. Bu sefer yine basıyorum. Öncesi ve sonrası yok, sadece o an var. Bedenim kurulu bir bebek, zihnim bomboş, sadece adım atıyorum; bir adım sonra bir tane daha....

Bu yaklaşık 15 ay süren yürüyüş, İspanya, Fransa, İtalya ve Yunanistan dağ, tepe, kıyı, sıcak, soğuk, kar, fırtına demeden gidilen bu yol uzun ve derin bir meditasyona dönüşmüştü. Bu meditasyon haline istemeden ve planlamadan düşmüştüm. O yüzden uzun bir süre bunun farkına varmadım sadece yaşıyordum. Önceyi ve sonrayı düşünmeden sadece an’ı yaşadığım hayatımın en eşsiz zaman dilimini çekip almıştım düzenin elinden. Geride bıraktığım hayatımda, yaşam içimden akıp giderken şimdi ben yaşamın içinden akıp gidiyordum.Kaybettiğim ya da kaçırdığım bir şey yoktu.

Sabah gün ışığıyla güne başlayıp akşam gün batımıyla uyuyacağım yere çekiliyordum. Doğayla aramdaki uyum tavana vurduğun da zaten uzun zamandır kullanmadığım saatime artık hiç ihtiyacım yoktu. Göğe ve güneşe bakıp saati tahmin ediyordum. Zihnimin bakıma ihtiyacı kalmamıştı, tek bakımını iyi sağlamam gereken beni ve sırt çantamı taşıyan bedenimdi.

Ben artık 15 ay önce yola çıkan Seda değildim.

Meğer beden yola çıkınca, zihin ve ruh ta onu takip edermiş.....

Seda Shambhavi Kervanoğlu

Haziran 2014, Datça

 

 

 

 

You are here: Home Page